Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv          Rss Listesi
 

GÜLLER VE DİKENLER - http://www.catak.info/
   
 

Rıdvan GÖK ¬

Rıdvan GÖK

 GÜLLER VE DİKENLER

GÜLLER VE DİKENLER
 Yazı Boyutu

 Tarih : 11.11.2022 - 18:36:13 


r.g.


Bugüne kadar yeryüzünde, hemen her de­virde, değişik çap ve buudlarda kargaşalar mey­dana gelmiş, kargaşaları kargaşalar takip etmiş; dağlar cesametinde çalkantılar olmuş, insanlık defaatle ümitsizlik ve hayal kırıklığına uğramış... Sonra da çalkantılar dinmiş, her yanda peşi peşine baharlar sökün etmeye başlamış ve acılı günler bütünüyle unutulup onların yerini sevinç ve neş'e günleri almıştır.

 

İnsanoğlu, tarih sahnesinde var olduğundan beridir süregelen bir devr-i dâimdir bu. Oysa in­san, daha ilk günden itibaren asla yal­nız bırakılmamış, hep ilâhî bir destekle desteklenmiştir. O halde, her devirde ve her yerde; asla yolunu kaybetmeden, başını taşlara çarpmadan, kesintisiz bir süreklilik içinde yol al­ması, hep mesut ve bahtiyar yaşaması gerek­mez miydi? Fakat heyhat !... Öyle olmamış, ya­ratıcısını, yaratılışının gayesini ve saa­detinin kaynağını sık sık unutan insa­noğlu, kendi içinden çıkardığı Nemrut­ların, Firavunların, dayanılmaz zulmü ve baskısı altında inim inim inlemiştir çağlar boyu...

Gayesi ve yaratıcısından uzak düşerek, zifiri karanlıklar içinde zaman zaman, "aşağıların en aşağısına" yuvarlanan insanlığa her defasında, doğruyu gösterecek şaşmaz pusulalar olarak peygamberler gönderilmiştir. Rota­sını sık aralıklarla şaşıran insanlığa, gerçek ro­tasını buldurmak için… Bu güzide şahsiyetler, insan takatinin çok çok üstünde dayanılmaz acılara, çilelere, zulümlere katlanarak mücadele etmişlerdir insanlığı daha iyiye daha güzele götürebilmek amacıyla.

 

Gücü ve otoriteyi ellerine geçirdikten sonra; her şeye istedikleri gibi yön vereceklerini, dünyayı istedikleri gibi çekip çevireceklerini sa­nan talihsiz ve şaşkın müstebitler; ne yazık ki, kendilerine uzatılan nur huzmelerinden hep kaç­mışlar, bildiklerini okumaya devam etmişlerdir.

 

Yürekler dağlayan çığlıklar, feryâd ü figanlar, onlar için; en güzel bir mûsikînin iştahla dinlenilen nağmeleri olmuştur. Mazlumların seller gibi akan gözyaşları, âh ü enînleri üzerine bina ettikleri zulüm imparator­luklarının; bir gün, yine onların ahların­dan fırlayan güllelerle darmadağın ola­bileceğini hiç mi hiç hesaba katma­mışlardır. Hiç bitmeyecek zannettikleri kısacık hayatlarını, hâşâ, bir ilâh azameti vehmiyle görerek sapıttıkça sapıtmışlardır.

 

Bu zulüm ve baskılara "dur" diyecek, onlara Hakk'ı ve hakikati gösterecek kişi ya da kişi­lerin zuhur edebileceğini düşünmeden de ede­memişlerdir. Geleceklerini karartabilecek böyle kişi ya da toplulukların ne hükmü olabilirdi ki on­lar İçin? Bunun da bir çaresi bulunurdu elbet... Öyle ya, nasıl olsa, kendi buyrukları dışında, bir kuş bile habersiz uçup gidemezdi... Öyle ise yapılacak iş gayet basittir: Yok et­mek... Kendilerine, ikballerine yönelik tehdit unsuru taşıyanları daha doğmadan, palazlanma­dan yeryüzünden kazımak... Binlerce senedir dinlediğimiz Nemrut ve Firavun hikâyeleri, bu acınası anlayışın hazin sonuçları olarak hâlâ önümüzde durmuyor mu?

 

Ama ne olmuştur? Ateşlere atılan Hz. İbrahim, bir gül bahçesine düş­müş, Hz. Musa da -bütün insanlığa kı­yamete kadar şaşmaz bir ibret olsun diye- bizzat, kendisini yok etmek isteyen Firavun'un sarayında büyütülmüş­tür. Dünya var oldukça bütün çağlarda, in­sanlık âlemi haritayı - pusulayı şaşırmasın diye, Yüce Allah, en son ve değişmez Kitabı’nda bunu, en canlı bir şekilde "akıl sahipleri"nin nazar-ı dikkatlerine sunmaktadır...

 

Şurası şaşmaz bir gerçektir ki; kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehber­liğinde bir kısım problemleri çözebilecek potan­siyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti ola­gelmiştir.

 

Cihan var oldu olalı, hiçbir şey kararında kal­mamış; gelenler gitmiş, gidenlerin yerlerini başkaları almış ve onları da daha başkaları takip edip durmuştur. Bir zamanın azizleri, başka bir zamanın perişanları; perişan ve derbederleri de azizleri olarak ortaya çıkmışlardır. Bu itibarla bugün aziz görünenlerin yarın zelil, bugün zelil sayılanların da yarın aziz olamayacakları iddia edilemez.

 

Bu yüzyıla kadar insanlık, yeryüzündeki hâdiseleri hep mevzii olarak tanıdı. Bu itibarla da, sağda-solda cereyan eden harplar-darpler onu ne fazla ilgilendirdi ne de endişelendirdi. Oysaki bugün, mesafe ve sınırlar o kadar daralmıştır ki, dünyanın en ücra köşesinde cereyan eden herhangi bir hâdise, hemen her yerde derinden derine kendisini hissettirmekte, dolayısıyla da ruhlarda ya huzursuzluk ve endişe veya emniyet ve sevinç meydana getirmektedir.

 

Çağımızın insanı, bu kargaşa ve çalkantıların en amansızlarına, en seri yayılanlarına şahit oldu. Zannederim, yeryüzü, bugüne kadar hiçbir devirde bu kadar cinnete şahit olmamıştır. Bernard Shaw'un da dediği gibi "eğer diğer gezegenlerde bizim gibi canlılar varsa dünyamızı mutlaka bir tımarhane şeklinde görüyorlardır." Evet, günümüzün insanı, emsali görülmedik bunalımlar içindedir ve bu haliyle de o, daha çok delilere benzemektedir. Tabii dünyamız da deliler diyarına...

 

Ne yazık ki bizler, bütün iyilikseverlerin samimi gayretlerine rağmen, hep huzursuzluk ve endişe veren hâdiselere şahit olduk. Kalp ve kafa bütünlüğünü temsil edecek olan yeryüzünün gerçek sahipleri gelip insanlığın kaderine hükmedecekleri güne kadar da, bütün bu huzursuzluk ve endişeler devam edeceğe benzer.

 

İki binli yılların başlarını yaşarken bütün dünya, değişim rüzgârlarının ılık nefeslerini kendinde hissetmeye başlamıştır. Denilebi­lir ki beşer, yirminci asra, mide ve ba­ğırsaklarının zebûnu olarak girmesine karşılık, önümüzdeki asırda, ruhuyla ve insanlığıyla yaşayabilme hazırlığı içinde­dir.

 

Şurası muhakkak ki, tarihin her devrinde olduğu gibi zamanımızda da insanlığı, kendini düşünmeyen ve kendisi için yaşamayan kahramanlar kurtaracaktır.

 

Elbette ki, İslâm'ın her zaman taze ve zinde olan, zaman zaman en karanlık sislerle ka­patılmaya - boğulmaya çalışılsa da, nurlu ışıkları; bütün yeryüzünü bir baştan bir başa yeniden aydınlıklara garketmek üzeredir. Tarihin çeşitli devirlerinde olduğu gibi, mensuplarına bundan sonra da, muhteşem medeniyetler hediye ede­ceği zamanlar pek yakındır. Çeşit çeşit "buhranlar anaforunda" asırlardır buna­lan milletimizin de, hiç şüphe edilme­melidir ki, ters giden talihi dönmek üzeredir.

 

Senelerden beri; düşüncede, tasavvurda, ahlâkta çeşit çeşit içtimaî erozyonlara maruz bırakılmış bu ülke, diğer memleketlere nispetle daha çok gadre uğramış olması; mazisi ve milli harsıyla, daha çok örselenmiş bulunması iti­barıyla, adeta "metafizik" gerilimin merkez üs­sü gibi olmuştur.

 

Öyle inanıyoruz ki, şayet bir muhalif rüzgâr esmezse milletimiz; tarihi tekerrürlerle açılan yollarda devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini bir kere daha alacaktır. Hakk'ın inâyetiyle bunu önlemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.

 

Ama biz, her şeyden önce, fert fert; o kutlu yarınlara, "cennetâsâ bahar" lara lâyık insanlar olabildik mi? Burası çok önemlidir... Bu bağlam­da, şu güzel sözü hiç aklımızdan çıkarmamak ve gereğini mutlaka yerine getirmek zorundayız : "Eğer fatih olmak istiyorsanız, evvelâ nefis kalesini fethetmekle işe başla­yın. İç dünyâsında fatih olmayanın ha­riçte yapacağı hiçbir şey yoktur.” Âlemlere rahmet olarak gönderilen "nebiler nebîsi sevgili Peygamberimiz (S.A.V.), " küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz" der­ken, asırlar öncesinden bu gerçeği, en güzel ifadesiyle işaret etmemiş miydi?

 

Bunun içindir ki, O'nu, idrâklerin en yüksek derecesinde anlayarak hayatlarına uygulayan müslümanlar; çağlar boyunca, bütün dünyanın gıpta ile seyrettikleri yüksek medeniyetler vücuda getirmişlerdi. Öyleyse, gerekli şartlar oluş­tuktan sonra, niye bundan sonra da aynısı olmasın? Binli yılların tartışmasız galibi olan bizler, niçin iki binli yılların da galibi olmayalım... Kendimizle birlikte, bütün insanlığın da saadetini istiyor­sak buna inanmalı ve irademizi sonuna kadar kullanmaya çalışmalıyız.

                            

İşte o zaman Yüce Allah (c.c.)'ın, kıyamete kadar geçerli olan şu vaadi, bundan sonra da mutlaka yerini bulacaktır : "Biz Zikir'den sonra Zebur'da da şunu yazdık; Yer­yüzüne benim sâlih kullarım vâris olacaktır” (Enbiya: 21/105).

 

O halde, bin bir türlü gaileler içinde bunaldıkça bunaldığımız zamanlarda ; "Ciddi bir tenebbüh için bir değil, bin belâ da olsa ne leziz !"  diyebilmeli değil miyiz?



 
1 2 3 4 5   Bu Yazıya Toplam 10 Puan Verildi
 Kaynak :  http://www.catak.info/

 Kategori  Köşe Yazısı

70 Kişi Tarafından Okundu.

Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Yazara Ait Diğer Yazılar

 
 
 

 

 Duyuru
 Köşe Yazıları

Ahmet TESNİMÎ

Ahmet TESNİMÎ ¬
Okumadan Maksat Nedir?

Eda TOPAR

Eda TOPAR ¬
PLATON VE BAUDRİLLARD DÜŞÜNCESİNDE GERÇEKLİK VE GÖRÜNÜŞ

Recep ALMAZ

Recep ALMAZ ¬
Hastalık Bile Bizim İçin Bir Nimettir

İslam Ve Hayat

İslam Ve Hayat ¬
Öz Lisânımız

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
GÜLLER VE DİKENLER

M. K. Tırpancı

M. K. Tırpancı ¬
Maksadınız Ne?

Mehmet Varıcı

Mehmet Varıcı ¬
Yazı Eklenmemiş
 
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
Durmuşoğlu Ali Amcadan Yayla Hatırası
Yılların yaylacısını dinleyelim....

Yeni Köylülük
 
 Takvim

Şubat 2023

Pts Sal Çrş Prş Cum Cts Pzr
1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 3
 Bugün : 2
 Dün : 493
 Toplam : 1084023
 Ip No : 3.237.29.69
     

 
 Son Haberler
 
 Popüler Haberler
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 18.7878 18.8216
  Euro 14.3800 14.4752
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



PageRank Checker



Editörden | Köyümüz | Tarihçemiz | Töremiz | Sülâleler | Yöreden | Eğitim-Kültür | Müellim | Müellif | Serbest Kürsü | Tespitlerim | Şair/Şuur/Şiir | İktibas | Âkif EMRE | Zaruri Yazılar | Gizlilik Politikası


 
 

   © Copyright - 04.04.2009- http://www.catak.info/ - Tüm Hakları Saklıdır. 

Sitede neşredilen yazılar, site yöneticisinden habersiz alıntı yapılamaz ve başka bir yerde yayınlanamaz.

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.

432,04 saniye.